Bir Sabah Uyanmak
Selin, sabahın beşinde uyanmıştı. Yatağın sol tarafında Ali derin bir uykudaydı, sağ tarafta ise üç aylık kızı Derin, nefes alışverişleriyle odayı dolduruyordu. Selin tavana baktı. Dışarıdan hafif bir yağmur sesi geliyordu. Gözlerini kapattığında, yıllar önce aynı odada başka bir kadın uyanmış gibi hissetti. O kadın, sabahın yedisinde koşarak işe yetişen, öğle aralarında yeni bir sergi açılışı planlayan, akşamları arkadaşlarıyla şarap içen kadındı. Şimdi ise o kadın, neredeyse tamamen yok olmuştu. Onun yerinde, yorgun gözleriyle tavana bakan, bedeni süt kokan ve zihni sürekli bir alarm modunda olan başka bir kadın vardı.

Kalktı. Mutfakta su kaynatırken pencereden dışarı baktı. İstanbul’un o gri, ıslak sabahlarından biriydi. Kahvesini yaptı, Derin’in yanına döndü. Bebek huzurla uyuyordu. Selin, kahvesini yudumlarken aklından geçen düşünceyi ilk kez sesli söyledi: “Ben kimim artık?” Ses, boş odada yankilendi. Derin kıpırdandı ama uyanmadı. Ali horlamaya devam etti. Ve Selin, bu sorunun yalnızca kendisine ait olduğunu anladı.
İlk Kayıp: Kendi Zamanı
Selin’in kaybı, büyük bir patlamayla başlamamıştı. Yavaş, neredeyse fark edilmez bir şekilde süzülmüştü hayatından. Önce sabah yürüyüşleri kaybolmuştu. Derin doğduğundan beri sabah yürüyüşü yapmamıştı. Kendi ayaklarının üzerinde, kendi hızında, kendi düşünceleriyle yürümek… Bu eylem, şimdi bir lüks gibi görünüyordu. Sonra okuma saatleri… Yatak başucundaki kitap, sayfa 42’den beri açılmamıştı. Sayfa kenarında hafifçe tozlanmıştı bile. Ardından arkadaş buluşmaları… Son mesaj, üç hafta önce Atölye’den gelmişti: “Ne zaman görüşüyoruz?” Selin cevap vermemişti. Çünkü cevap verecek zamanı yoktu. Ya da öyle düşünüyordu.
Ama asıl kayıp, zamanın ötesindeydi. Selin, kendi zihnine erişemiyordu. Eskiden duş alırken aklına gelen fikirler, yürüyüşte kelimelere dönüşen şiir parçaları, otobüste camdan bakarken düşünen kadın… Hepsi gitmişti. Zihni, sürekli bir alarm modundaydı: Derin acıktı mı? Derin uyandı mı? Derin nefes alıyor mu? Bu zihinsel kuşatma, Selin’in kendi iç dünyasına giden kapıyı kapatmıştı. Kendi düşüncelerinin sesini duyamıyordu artık; yalnızca Derin’in sesini duyuyordu.
İkinci Kayıp: Bedeni
Aynanın önünde durduğunda, bedeni tanımıyor değildi ama artık onunla aynı dili konuşamıyordu. Göğüsleri süt için çalışıyordu, karnı hâlâ hamileliğin izlerini taşıyordu ve bacakları aylardır koşmamıştı. Bedeni, bir araç gibi hissettiriyordu; bir bakım makinesi, bir besleme sistemi. Selin, kendi tenine dokunduğunda artık o eski tanıdık hissi bulamıyordu. Eskiden elleri karnında gezdiğinde, orada kendi varlığını hissederdi. Şimdi ise karnında Derin’in varlığının izleri kalmıştı ve Selin, bu izlerle nasıl barışacağını bilmiyordu.
Bir gece, Ali’nin eli belirsizce beline dokunduğunda geri çekilmişti. Ali bir şey söylememişti, ama sessizliği bir duvar gibi aralarında kalmıştı. Selin, Ali’yi istemediğinden değil, dokunulmak istemediğinden çekilmişti. Bedeni gün boyunca dokunulmaktan doygunluğa ulaşmıştı; bir daha dokunulmak, bir daha vermek gerekiyordu ve Selin’in verecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Ali bu geri çekilişi kişisel algılamış olabilirdi; ama Selin açıklayacak gücü bile bulamıyordu.
Üçüncü Kayıp: Adı
Selin adını en son ne zaman duymuştu? Gerçekten duymuştu, yalnızca bir çağrı değil, kendi kimliğini taşıyan bir hitap olarak? Artık her yerde “Derin’nin annesi” idi. Pediatri hemşiresi “anne” diyordu, komşular “Derin’nin annesi” diyordu, Ali bile bazen “anne” diye hitap ediyordu. Selin, bu adın altında kayboluyordu. Bir isim, yalnızca bir kelimeden ibaret değildir; o, bir kimliğin sesidir. Ve Selin’in sesi, yavaş yavaş susturuluyordu. “Anne” sözcüğü, zamanla bir isim olmaktan çıkıp bir meslek olmuştu. Selin, bu mesleğin arkasındaki kadını unutmuştu.

Kırılma Anı
Kırılma anı, bir salı akşamı geldi. Derin uyumuştu, Ali geç kalacaktı. Selin, salonda koltukta otururken televizyon açıktı ama bakmıyordu. Elini yastığın altına soktuğunda bir şey hissetti: Eski bir kitap. Çekip çıkardı. Pamuk, Orhan Pamuk’un bir romanı. Sayfaları karıştırdığında, kenar boşluklarına kendi elyazısıyla notlar düştüğünü gördü. “Bu bölümde İstanbul’un kokusunu alıyorum” yazmıştı. “Bu cümle beni ağlattı” yazmıştı. Ve en son, kitabın son sayfasına: “Bu kitabı bitirdim ve hâlâ aynı insan mıyım?” yazmıştı.
Selin, bu notları yazan kadını tanıyordu. O kadın, duyan, düşünen, hisseden ve kelimelere döken bir kadındı. O kadın, kitapların kenar boşluklarına hayatını not eden, bir cümleyle ağlayabilen ve okuduğu her sayfada kendini biraz daha bulan bir kadındı. O kadın, şimdi bu koltuğa yığılmış, televizyona bakar gibi yapan ama aslında hiçbir şeye bakmayan kadının içine hapsedilmişti.
Gözleri doldu. Ama bu gözyaşı, yorgunluktan değil, tanıdığı kadına duyduğu özlemdi. Kendi adını söyledi, sessizce: “Selin.” Sadece adını. Ve bu isim, yıllardır ilk kez, bir hitap olarak değil, bir kimlik olarak çınladı kulaklarında. O an, Selin bir şeyi daha anladı: Bu kadını geri getirmek, onu dışarı çıkarmak, onun tekrar nefes almasını sağlamak, onun kitap okumasını, düşünmesini ve hissetmesini sağlamak zorundaydı. Çünkü o kadın olmadan, Selin tam anlamıyla yoktu.
Yeniden Doğuş: Küçük Adımlar
Selin, o geceden sonra küçük adımlar atmaya başladı. Devrim yapmadı; küçük, nazik, neredeyse görünmez adımlar attı. Ama her adım, kaybolmuş kadına bir adım daha yaklaştı.
İlk adım: Sabahları Derin uyanmadan on dakika önce kalktı. Mutfakta kahvesini yaparak, pencereden dışarı baktı. Yağmur damlalarının cama çarpmasını dinledi. Bu on dakikalık sessizlik, zihinsel alanını yeniden açan ilk pencere oldu. Ve bu pencereden, kendi düşüncelerinin rüzgârı girmeye başladı.
İkinci adım: O eski kitabı yeniden okumaya başladı. Günde üç sayfa. Üç sayfa bile olsa, okumak Selin’in zihnini kendi dünyasına geri taşıyan bir köprüydü. Kenar boşluklarındaki notları okudukça, o kadını daha iyi tanıdı. Ve bu tanıdıklık, bir eve dönüş hissi yarattı.
Üçüncü adım: Ali ile konuştu. “Bana dokunmak istediğini biliyorum ama şu anda bedenim dokunulmaktan yoruluyor” dedi. Ali şaşırmıştı ama anlayışla karşılamıştı. Bu konuşma, aralarındaki sessiz duvarı ilk çatlattı. Ve çatlak, bir köprüye dönüşmeye başladı.
Dördüncü adım: Annelik öncesi benliğinin bir parçasını yeniden canlandırdı. Resim yapmaya başladı. Günde on dakika, Derin uyurken. Çizdiği şeyler önemli değildi; önemli olan, elinin bir kalem tutması ve gözünün bir boşluğa odaklanmasıydı. Her çizgi, Selin’in kendi varlığını kağıda yazmasıydı.
Beşinci adım: Kayıp hissini adlandırmayı öğrendi. “Ben kaybettim” demek, zayıflık değil, cesaretti. Kaybını adlandıran bir kadın, o kaybın üstesinden gelebilir; adlandıramayan, kaybın içinde kaybolur. Selin, kayıplarını bir liste hâline getirdi: “Zamanımı kaybettim. Bedenimi kaybettim. Adımı kaybettim.” Ve her birinin yanına, şefkatle bir not düştü: “Ama onları geri getirebilirim.”
Kendi Adını Duymak
Selin, o geceden sonra bir pratiğe başladı: Her sabah, aynada kendi adını söylüyordu. “Günaydın, Selin.” Bu basit cümle, ilk başta tuhaf hissettirmişti. Ama bir hafta sonra, bu selamlama Selin’in sabah ritüelinin bir parçası hâline geldi. Ve bu ritüel, ona şunu hatırlatıyordu: Ben buradayım. Ben hâlâ buradayım. Derin’nin annesi olarak değil, Selin olarak.
Bu pratiğin etkisi, yavaş yavaş diğer alanlara da sıçradı. Selin, arkadaşlarıyla tekrar iletişim kurmaya başladı. Atölye’den gelen mesaja cevap verdi: “Bu cuma buluşalım.” Derin’i Ali’ye bırakarak, üç saatliğine dışarı çıktı. Bu üç saat, Selin’in aylardır ilk kez yalnızca kendisi olarak var olduğu andı. Arkadaşları onu “anne Selin” olarak değil, “Selin” olarak karşıladı. Ve bu karşılayış, kaybolmuş kadına açılan bir kapıydı.
O akşam eve döndüğünde, Derin’le ilk kez başka bir gözle baktı. Artık yalnızca “çocuğum” değil, “benimle birlikte büyüyen küçük bir insan” olarak gördü onu. Ve bu görme biçimi, annelikteki yükü hafifletti. Çünkü Selin artık biliyordu: Derin onu tamamen tüketmek için değil, birlikte büyümek için yanındaydı. Ve birlikte büyümek, ancak her ikisinin de kendi benliğini beslemesiyle mümkündü.
Selin, birkaç hafta sonra Ali ile daha derin bir konuşma yaptı. “Ben eskiden berkit ören bir kadındım,” dedi. “Resim yapmayı, kitap okumayı, uzun yürüyüşleri seviyordum. Bunları yapmadığımda kendimi yitiriyorum. Anne olmak istemiyorum demiyorum; ama yalnızca anne olmak beni bitiriyor.” Ali dinledi. İlk kez, Selin’in sessizliğini yorgunluk değil, kayıp olarak duydu. O geceden sonra, Ali haftada bir akşam Derin’i üstlenmeyi önerdi. Bu küçük jest, Selin’in yeniden doğuşunun en pratik adımıydı.
Selin’in İkinci Doğumu
Derin, altı aylık olduğunda Selin bir akşam yürüyüşüne çıktı. Yalnız. Ali, Derin’e bakıyordu. Selin, sokakta yürürken ayaklarının zemine bastığını hissetti. Rüzgâr yüzüne değdi. Uzakta bir kedi sesi duydu. Ve o an, uzun zamandır ilk kez, bedeninin kendi bedeni olduğunu hissetti. Hamilelik öncesi bedeni değildi bu; doğum sonrası bedeni de değildi. Bu, şu anki bedeniydi. Değişmiş, yorgun, ama hâlâ ayakta olan ve yürüyebilen bir beden. Ve bu beden, hâlâ hissedebiliyordu. Rüzgârı, kediyi, yağmur kokusunu, kendi nabzını.
Eve döndüğünde, Derin uyanıktı. Ali onu kucağına vermişti. Selin kızını aldı, yüzüne baktı. Derin gülümsedi. Selin de gülümsedi. Ama bu kez, gülümsemenin arkasında yalnızca bir annenin şefkati değil, bir kadının bütünlüğü de vardı. Selin, hem anneydi hem Selin. Ve ikisi, aynı bedende barınabiliyordu. Bu bütünlük, o güne kadar inanamayacağı bir gerçekte şimdi yaşanmış bir deneyimdi.
O gece, yatak başucundaki deftere bir şey yazdı: “İkinci doğumumu yaşadım bugün. İlk doğum Derin’i dünyaya getirmekti. İkinci doğum, kendimi yeniden dünyaya getirmekti. İkisi de acılıydı. İkisi de güzel.”
Bu cümleyi yazarken, Selin’in elinin titrediğini hissetti. Aylardır ilk kez, bir duyguyu kelimelere dökmüştü. Ve bu dökülüş, bir serbest bırakıştı. Deftere akan her damla gözyaşı, bir kaybın yas tutuluşu ve aynı zamanda yeni bir başlangıcın kutlanışıydı. Selin, bu defteri artık her gece açacaktı. Çünkü yazmak, onun kendi sesini duyduğu en güvenli yerdi.
Ve bu cümle, yıllar sonra okuduğunda gülümsetecek türden bir cümleydi. Çünkü Selin biliyordu artık: Anne olmak kim olmak demek değildi. Anne olmak, kim olduğuna bir boyut daha eklemekti. Ve o boyut, kadını küçültmez; büyütür. Derin, Selin’e anneliği öğretmişti; ama Selin, kendine kendini hatırlamayı başarmıştı. Ve bu hatırlayış, anneliğinden daha az değerli değildi.
Doğum sonrası bedenini yeniden tanımak, bu ikinci doğumun ilk adımıdır. Bedeninizle barışmak, kimliğinizle barışmakla başlar. Ve kimliğinizle barışmak, kendi adınızı duyabilmekle. Selin gibi siz de, anneliğinizin ötesinde bir bütün olduğunuzu hatırlamaya hak kazanıyorsunuz. Ve bu hatırlayış, bazen bir kitabın kenar notunda, bazen bir sabah yürüyüşünde, bazen de yalnızca kendi adınızı sessizce söylemenin cesaretinde gizlidir.
Matrescence: Anneliğe Geçiş üzerine Psychology Today’nin derlemesi, Selin’in hikayesinin milyonlarca kadının ortak deneyimi olduğunu gösteriyor. Yalnız değilsiniz. Ve yalnız olmayacaksınız. Çünkü annelik, bir kayıp hikayesi değil; bir dönüşüm hikayesidir. Ve bu dönüşümün sonunda, hem anne hem kendiniz olarak, daha bütünsel bir kadın olarak var olacaksınız.
